1925 yılında 677 sayılı Tekke ve Zaviyeler Yasası bütün tekke ve dergâhlarla birlikte Bektaşiliği de yasaklıyordu. Ancak bu koşullarda alışkanlık birden kesilivermiyordu. Toplumun yine de eğitim ve öğretime gereksinimi vardı. Bütün köylere okul yapmak, eğitim odaları açmak kolay mıydı?
Yasa gereği 1925 yılında, Hacıbektaş Dergahı bir hüzün içinde kapısına kilidi vururken, son Dedebaba Salih Niyazi on iki Halife Baba'ya şu sözlerle veda ediyordu: "Başınızın çaresine bakın." Bu sözler, aynı zamanda bir veda etmenin yanında bir işareti de taşımaktaydı. Yola devam. Ama hangi koşullarda olursa olsun. On iki halife babadan üçü Şarkışla'nın Emlek köylerine gelir. Hakkı Baba, Muhtar Baba, Salman Baba, Salman Baba, daha önce Hardal Köyü'nde halife baba olarak görev yapmış, dergahının kapatılmasının ardından soluğu Salih Niyazi Dedebaba'nın yanında almıştı. Bütün halife babaların toplandığı dergahtaki hüznün yeniden yeşermesi, insanlığa hizmet etmenin, toplumu eğitmenin yolu Cumhuriyete fayda sağlamaktan geçeceğinin bilincini taşıyan Dedebaba, aynı zamanda Mustafa Kemal'in hemşerisi ve tanıdığıydı. Salman Baba da, Mustafa Kemal'i çocukluğundan tanıyordu. Onun devrimlerine hizmet etmek, toplumu okulsuz bırakmamak için göreve devam gerekliydi.
Salman Baba Emlek yöresine gelmiş birkaç köy gezdikten sonra köyümüze yerleşmiştir. Yöreye yerleşmesi, kendisine genişçe bir arazinin tahsis edilmesi kısa sürede yörede etkisini göstermiştir. Çünkü Salman Baba tembelliği ve hazır yiyiciliği sevmez, sürekli çalışan birisidir. Köylülere patates, soğan, turp, salatalık ve domates yetiştirmeyi öğretmiştir. Köylüler artık Salman Baba nedeniyle sebzeye kavuşmuştu.
Salman Baba, ünlü bir babadır. Kısa sürede yörenin ileri gelenleri dergahta toplanmış, tekke bir eğitim merkezi durumuna gelmişti. Meçit Köyü'nden Enver Hasgül anlatıyor: "Baba, köylüye üretmeyi öğretti, îki sürü koyun ve keçisi vardı. Ev ev gezer, herkesi bir şeylerle uğraşmaya ikna ederdi. Kulağında bir küpe vardı. Mengüş mi ne derlerdi. Mengüşü sürekli takmaz, imam Hüseyin yasında, bir de Kurban Bayramlarında takardı. Salman Baba'nın dergahı kitaplarla doluydu. Her gün sabahlara kadar dervişlerine okur ve okuduklarını tartışır-larmış. Bunları hep bana babam anlattı rahmetli. Ben zaten o zaman çocuktum, ama yine de buraya gitmekten zevk alırdım. Ben de o çocuk yaşta çok şeyler öğrendiğimi söyleyebilirim."
Enver Hasgül, Salman Baba'nın babaları aralıklı zamanlarda köylere eğitim amaçlı gönderdiğini de söylemektedir. Şimdilerde Salman Baba Tekkesi yalnızlığa itilmiş durumda. Ama köylüler, yine de Baba'nın türbesi etrafına yaprak bile düşüp kirletsin istemiyorlar. Yörede ismi çokça duyulmuş aydınlar vardı. Örneğin Dursun Efendi denilen Peyik Köyü'nden Dursun Baba, Ortaköy'den Başaran Efendi, Hüyük Köyü'nden Mehmet Efendi gibi şahsiyetler ve Emlek'in köylerindeki köy ileri gelenleri mutlak Salman Baba Tekkesi'nden Meçit'ten geçmişlerdir. Burada sohbetlere katılan kimseler okulun ve öğretmenin olmadığı Cumhuriyet köylerinde, eğitmenlik yapmaktaydılar. Kendi köylerinde halkını geniş bir odada okuma-yazma öğretme alışkanlığı Salman Baba'nın çabalarının ürünüdür. Buna benzer Anadolu'nun çeşitli Alevi-Bektaşi köylerinin eğitimi Cumhuriyetin ilk yıllarında böyle yapılmaktaydı. Arnavut kökenli Salman Baba'nın, Mustafa Kemal'le ilkokulda başlayan dostluğu, bu Baba'nın iyi bir Cumhuriyetçi, iyi bir Atatürkçü olmasını da sağlıyordu.
Aşık Veysel ve Salman Baba
Aşık Veysel'in öğretmen oğlu Bahri, Salman Baba-Veysel ilişkileri konusunda şunları söylüyor: "Küçüktüm. Babamla Meçit Köyüne eşekle gittik. Babam. 'Oğlum, beni üç gün sonra gel al.' derdi."
Aşık Veysel'in haftalarca Salman Baba ile sabahladıklarını Meçit Köyü yaşlıları söylemektedir. Aşık Veysel’in baba ile ilişkileri tasavvuf şiirlerinin oluşumuna öncülük yapmıştır.
Göklerden süzüldem, tertemiz indim
Yere indim, yerli renge boyandım
Boz bulanık bir sel oldum, yürüdüm
Puslu, günah, kirli renge boyandım
Veysel yoktan geldim, yok oldum geçtim
Ben diyenler yalan, gerçeği seçtim
Bir buhar halinde göklere uçtum
Kayboldum o sırlı renge boyandım
Yayılmış damarda kanı görüyorum
Yerleşmiş cesette, gizli sır bende
Salman Baba makamında günlerce okunan kitaplar ve tartışmalar konusunda Meçitli Bektaşi Enver Hasgül'ün söyledikleri şu sözler buranın ne derece önemli bir okul olduğunu ve Salman Baba'nın kâmil insan mertebesinde bir zat olduğunu göstermektedir. "Bizim köyde okumayı bırak, okuyan insan görmek bile mümkün değildi. Yine de tekke de kitap okunup tartışmaların yapılacağı gizli toplantıları hatırlarım. Bu toplantılara herkes alınmazdı. Salman Baba'nın özel konukları olurdu. Her seferinde de babam, Salman Baba'dan izin alarak beni de götürürdü. Veysel Baba'yı küçüklüğümde hep Salman Baba'nın sohbetlerinden hatırlarım. Bazen kalabalık olunca da halka saz çalarlardı. Tekkeye Veysel'le birlikte küçük Veysel de gelirdi.
Veysel'in şu dizelerinde, bu sohbetlerin izlerini görmek çok daha kolay olmaktadır:
Saklarım gözümde güzelliğini
Her nere baksam sen varsın orda
Kalbimde saklarım muhabbetini
Koymam yabancıyı sen varsın orda
Aşık Veysel'i, 1944 yılında Hakka yürüyen Salman Baba yönlendirmiştir. Onun Cumhuriyet şiirlerine ağırlık yermesinde Salman Baba'nın etkileri çoktur. Çünkü Salman Baba, Atatürk konusunda Babalara ve dervişlere en güzel sözlerle öğüt vermektedir. Alevi ve Bektaşilerin Cumhuriyet ve Türkiye ile kucaklaştığını Sivrialanlı Bektaşi aydınlarından Bekir Sami Bozkurt şöyle söylüyor: "Veysel baba ile Salman Baba öldükten sonra Meçit Köyü'ne sık sık birlikte giderdik. Veysel Baba'yı derin bir hüzün kaplardı. Bize hep Baba ile yakın ilişkilerini ve dostluklarını anlatırdı. Onun ne derece kendisini etkilediğini, yazdığı şiirlerinin çoğunda onun yönlendirmesi bulunduğunu söylerdi. Hatta Mustafa Kemal'in ölümünün ardından "Ağlayalım Atatürk'e" adlı ağıtını dinleyince Baba'nın ağladığını söylerdi. Derdi ki, baba olmasaydı, belki de Veysel bugünkü Veysel olmayacaktı. Belki söylediği şiirlerinin içi boş olacaktı. Manasız mesnetsiz olacaktı." Bir Bektaşi Babası tarafından yetişecek, üstelik bir tekkenin sürekli takipçisi olacak ve bütün Türkiye'yi, insanlığı, doğayı ve sevgiyi kucaklayan şiirler yazacak, işte Veysel'in büyüsü budur. Yoksa iki yüz haneli bir dağ köyünde doğan ve otuz yaşına kadar köy dışı görmeyen bir kişinin yazacağı bu güçlü şiirleri beklemek saflık olur. Aşık Veysel'in, "Hamdım piştim elhamdülillah" diyen Yunus'tan farkı sadece aradaki çağdır. Veysel de Salman Baba Ocağında pişmiş, Türkiye'ye bir büyük ışık yakmıştır.
Gülağ Öz’e teşekkürler.